Çiçek Açmak

Seneler önce kendimi kaktüs gibi gördüğümü anmsıyorum. Tabii o zamanlar bunun farkında değildim. Genelde çabuk sinirlenen, her şeye öfkeli ve devamlı stresli olduğumu… Ve bu halimi hiç sevmediğimi, dün gibi hatırlıyorum. Nasıl oldu peki bu?

Sadece dışa odaklanan bir sistemin içerisinde tıpkı bir kaktüs gibi; sert, kendini devamlı dışarıdan gelecek tehlikelere karşı korumaya odaklı (ki o zamanki Dünyam tehlikeli ve güvensiz bir yerdi), kalkan ve duvarlarla çevrili, hiçbir “yumuşaklığa” (duyguya) yer vermeyen bir rol seçerek veya bu rolü kabul ederek…

Duygu da neymiş? Filmlerde ağlayanlara bile gözlerini döndürüp bakan ve olduğun hali rahatlıkla dışa vurmanın zayıflık olduğunu zanneden, bunu yadırgayan ve içten içe belki de, buna özenen ve olamadığı için de öfkelenen bir versiyon. “Güçlü”, kendi ayakları üzerinde duran, kimseye ihtiyacı olmayan, başarı odaklı bir insan; tam da öğretildiği ve beklenildiği gibi…

Bir gün koçluk seansından çıkarken, koçumun hayretle “Ben seni kırmızı zannediyordum, şimdi anladım.” diyerek paylaştığı basit DISC testi sonucunun* bana ne kadar çok ümit verdiğini hala gülümseyerek anımsıyorum. Dışı kırmızı, içi yeşil çıkmıştım. Test insan kaynaklarının şirketlerde o zamanlar sıkça kullandığı bir tür profil belirleme aracıydı. Testte temel olarak 4 renk vardı ve her renk başka bir baskın karakter özelliğini temsil ediyordu. Kısaca şöyle:

Kırmızı: Dominant, lider, agresif, daha çok satış bölümüne uygun

Mavi: Analitik, Entelektüel, daha içe dönük, finans bölümüne uygun

Sarı: Çok sosyal, insan ilişkilerinde aktif, yaratıcı, pazarlama bölümüne uygun

Yeşil: İnsan odaklı, yardım sever, duygusal, herkesin faydasını düşünür, sosyal/halkla ilişkiler bölümüne uygun

Yani dıştan agresif görünürken, içim daha insanmış 🙂 Tabii ki insan sistemi çok katlı ve katmanlı; kategorize etmek hem doğru değil, hem de insan doğası bu kadar basit değil. Fakat bu bile; göründüğümden, kendimi gördüğümden daha iyi biri olma ihtimali kendime olan bakış açımı değiştirmişti. Acaba bu doğru olabilir miydi? Daha iyi bir insan olabilir miydim?

Öz hepimizde var olan ve varlığını bize egonun sisli Dünyası ve katmanları arasından duyurmaya çalışan, ve buna usanmadan sevgi ve şefkatle her AN ısrarla devam eden parçamız.

Kendimize bakmaya cesaret ettiğimizde bizi destekleyen, yolumuzu aydınlatan Öz kaynaktan bize hediye.

Hediyelerimiz çok kıymetli; emek, cesaret ve samimiyetin eşlik ettiği bu yolda, olmazsa olmazlarımızın da ellerinden tutan, sevgi ve bilgi kaynağı. Kalbin sesi üzerinden bizimle iletişim için her daim Bizde, Bende hazır bekleyen.

Tıpkı dün gece açan kaktüsümün çiçeği gibi; eşsiz, sofistike, ışık, bilgi ve aydınlık kaynağı. Onunla iletişimde olunca bilirsiniz. Birden fazla ses arasından sıyrılan net, ilk gelen, kalpten ve aslında hep orada olandır. Onu dinleyince sizi ferahlatıp, rahatlatan, şüphelerden arındıran ses. İşte Hakikatin içimizde varlık ve ses bulmuş hali; SEVGİLİ ÖZ.

Hakikate dair, kendi hakikatimize dair her attığımız adımda, aldığımız her nefeste, okuduğumuz her satırda, öğrendiklerimizi idrak ettiğimiz her AN’da Özümüzle; kaynakla olan bağımız kuvvetlenir. Taa ki diğer gölge sesler iyice kısılana dek. Ve işte o zaman, netlik ve hakikat ahenkli dansıyla bizi sarmalar, renkli bir Aura oluştururlar.

BU, bizim elimizde. Kendine bir şans vermek ve insan olmak. İnsan olma yolunda şefkatle, adım adım, cesaretle yol almak. Ve bu yolda kendine, özüne olan bağlantını destekleyeceklere kucak açmak, yardım almak ve hataya izin vermenin gelişimi desteklediğini bilerek, cesaretle ilerlemek…

Kaktüs olmadığınızı hatırlayın! Özünüze kulak verin.

Haydi BİR’LİKTE Çiçeklerimizi Açtıralım,

Sevgiyle!

Kendi Kendine Yetmek

Geçen gün aklıma “Kendi kendine yetmek” düşüncesi geldi. Kendi kendine yetmek kısaca kişinin hayattaki “ihtiyaçlarını” fark edip karşılaması diyebilirim. Ben de 15 yaşından beri yatılı okul ve üniversite sonrasında da yurtdışında 7 yıl tek başına yaşamış biri olarak tabii ki, kendi kendime yetebiliyorum diye düşünüyorum. Senelerce de buna inandım. Korona düzeninde şimdi nereden çıktı bu konu derken…

Herkesin kendi evinde oturduğu, çoğunun anne babasının yanında olamadığı bu zamanda, en önemli bağlarımız; Dünya’ya gelirken ilk bağ kurduğumuz atalarımız anne babamızla olan bağlarımız, kendilerini ön plana çıkarıp mercek altına “Ben! Ben!” diye atıyorlar.

İşte bu düşüncelerle birlikte evde otururken; An*ladım ki anne baba bağı eğer sağlıklı bir ayrılma yaşanmadıysa, ucunda mıknatıs olan göbek bağı gibi hayat boyu ondan, buna atlayıp duruyor.

OKUMAYA DEVAM ET

Çocuklarım

Evdeyim, evimdeyim… Bütün çocuklarım sırayla kucağıma oturmak istercesine arkamda bekliyorlar. Geldiklerini fark ettirmek için bazen korkunun, bazen yetersizliğin, bazen de öfkenin elinden tutup dikkatimi çekmeye çalışıyorlar. Ancak, hepsi benim çocuklarım. Anlaşılıp, bir gün yetişkin olup evden ayrılmanın hasretiyle, ÖzGürleşmenin hasretiyle geliyorlar. Hepsinin elinde krem rengi, hani o masallardaki gibi dokulu güzel zarflardan, kırmızı mumla mühürlenmiş mektuplardan var. Büyük BENDEN, küçük bana mektuplar…Bakmayınca yüzlerine, yanlarındaki refakatçileri seslerini iyice yükseltiyorlar. Ta kii, ona dönü, dikkatle bakıp; “bana mesajın nedir?” diyene kadar. İşte o AN’da, o zarfı açıp içine merakla, sadece merakla, mesaja GÜVEN’le, mesajı gönderene GÜVEN’le bakınca… İçinden parıl parıl altın tozlar odaya yayılmaya seni sarmaya başlıyor. Vee o küçük çocuk birden büyüyor. Olgunlaşmanın etkisiyle refakatçisinin elini bırakıp, yanıma gelip sıcacık gülümsemesiyle yanağıma bir öpücük kondurup ortadan kayboluyor. Refakatçisi de Külkedisi gibi korkudan Sevgiye, öfkeden Şefkate, yetersizlikten Şükrana dönüşüveriyor. Beni de, arkasında, birkaç damla gözyaşıyla; Şükran, Sevgi ve Şefkatle baş başa bırakıp gidiyor. Bir sonraki ziyarete kadar… İyiki varlar, beni büyütenler, hafifletip, beni BANA yaklaştıranlar…        

Yolculuk

Uzun bir yoldan geldim. Daha da uzun bir yolum var.

Yolda olmanın hazzını; yaşayarak, keşfederek, öğrenerek ve yeniden yenide gelişerek farkediyorum, farketmeye devam ediyorum.

Bazen ilerliyorum, bazen yerimde sayıyorum sanıyorum, bazen de geriye gittiğimi zannediyorum. Tepeleri aşıp, zirveden güneşin ışıklarını görür olunca anlıyorum ki; hepsi yolun parçası, hepsini kendim seçtim ve seçmeye devam ediyorum. Zaman zaman hatırımdan çıksa da biliyorum ki, tüm Sistemim Evren’le Bir’likte ve benim için en iyiyi bana sunuyor.

Umutla, ümitle, güvenle; Özüm’e güvenle, Hayat’a güvenle, Yaşam’a güvenle devam ediyorum. Merakla…Daha neler keşfedeceğimi; kendime dair, Evren’e dair, Varlık’a dair… Heyecanla, Aşkla, Sevgi’yle…